Fantastik Futbolcularım

Bu sayfada edebiyat, müzik, bilim gibi alanlarda ünlü olan ve hayatının bir döneminde futbola sevdalı kişiler yer alacak. Tabii ki öncelik yine kalecilerde. Neden bu bölümün adı Fantastik Futbolcular? Fantastik gerçekte var olmayan, düş ürünü demek. Bu insanların da futbolcu olduğunu düşünmek hayal gibi bir şey…

Peki kim bu Fantastik Futbolcular?

1-Albert Camus

İlk fantastik futbolcumuz olan Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Albert Camus, 1913’de Cezayir’de doğmuştu. Babasının erken ölümünün ardından, evlerde hizmetçilik yaparak geçinmeye çalışan annesi oğlunu okutmaya çalıştı. Albert, evden erken ayrılıp liseyi ve üniversiteyi tek başına okudu. Okul yıllarında aklını futbola vermişti ve Racing Universitaire Algerios (RUA)’de kaleciliğini yapıyordu. Cezayir karmasına seçilecek kadar iyiydi hem de.

Felsefe derslerinden çıkıp koşarak toprak sahanın yolunu tutan genç adam, bu kulvarda da insan hayatının anlamını ve ahlakı sorguluyordu her daim. Belki de bu kulvarda gördüğü mücadele, birlikte hareket etme düşüncesi, felsefe derslerinden öğrenilecek hayata dair bilgiden çok daha fazlasını sunmuştu ona.. Ta ki verem illetine yakalanıp kale çizgisine veda etmek zorunda kalana kadar.

Camus, “Ahlaka dair ne biliyorsam bunu futbola borçluyum. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi.” diyordu.

 

2-Arthur Conan Doyle

Babası bir İngiliz, annesi ise İrlandalı olan ve İskoçya’da doğan Doyle için fantastik gerçekten uygun bir kelime ki hayatının her anı çok renkliydi. Aslen doktor olan Doyle, Portsmouth’da hekimliğe başladıktan sonra hikayeler yazmaya başlamıştı. Önce dergilerde yayınlamaya başladığı Sherlock Holmes karekteri ile ünlenen Doyle bir süre sonra yarattığı karakterden nefret etmeye başlayınca  Sherlock’un yanına kendinden bir şeyler katmak istemiş ve bu yüzden Dr. John Watson’ı yeni bir karakter olarak katmıştır.

Sherlock Holmes’un Dönüşü

Sir, bir noktada çok sevilen bir karakter olmasına rağmen onun bir şelaleden aşağı düşmesini kaleme alıp Sherlock Holmes’ü öldürmüştür. Bu ölüm üzerine İngiliz halkı ayaklanmış, hatta İngiliz Kraliyet Ailesi bile karakterin ölmemesi gerektiğini bizzat yazılı bir not ile bildirmişlerdir. Zor durumda kalan Doyle, bir sonraki hikayede çadırında çıplak uyanan bir Sherlock Holmes ile hikayeye başlamıştır. Bunun sebebi, gece Sherlock Holmes uyurken çadırına girip onun kıyafetlerini çalan bir hırsızdır. Bu durumda şelaleden düşen açık kahverengi pardösülü ve ekoseli şapkalı kişi Sherlock Holmes değil, onun kıyafetlerini çalıp giyen hırsızdır. Böylece Sherlock Holmes bir kez daha hayatta kalmıştır.

Sherlock Holmes ile bütünleşen bu renkli adam aynı zamanda sportmen bir kişilikti. Portsmouth şehrinin kriket takımın yanı sıra  A.C.Smith takma adıyla o zamanlar futbolun amatör olarak oynandığı İngiltere’de Portsmouth FC’de birinci takım kalecisi olarak da görev yapmıştı.

3-Vladimir Nabokov

Bir başka fantastik futbolcumuz Vladimir Nabokov bir yazar olmasının yanı sıra bir satranç problemleri yaratıcısı ve kelebek koleksiyoncusuydu. Ama buraya konu olmasının sebebi gençliğinde kaleci olması.

İlk eserlerini Rusça yazdı, uluslararası ününü İngilizce yazdığı romanlarla kazandı. En tanınmış eseri Stanley Kubrick ve Adrian Lyne tarafından filme de çekilen Lolita adlı romanıdır. 1899’da Saint-Petersburg’da aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Özel eğitim gördü ve küçük yaşta İngilizce öğrendi. Bolşevikler iktidara geldiğinde aile Rusya’dan ayrılarak önce Londra, sonra Berlin’e gitti. Öğrenimini Cambridge Üniversitesi, Trinity College’de tamamladı.

Vladimir Nabokov da gençlik yıllarındaki kaleciliğe olan tutkusunu şu sözlerle ifade eder: “Cambridge’de yaptığım bütün sporlar arasında futbol benim için hep karışık bir dönemin ortasında rüzgarla süpürülmüş bir açık alan gibiydi. En büyük tutkum kalecilikti. Rusya’da ve Latin ülkelerinde bu soylu sanat her zaman özel bir itibar sağlar. Kaleci, rolü nedeniyle kenarda, tek başına, geçit vermez olduğu için, coşkulu çocuklar sokakta peşinden ayrılmaz. Tapınma nesnesi olarak boğa güreşçisi ve usta pilotla yarışır. Bluzu, kasketi, dizlikleri, şortunun cebinden gözüken eldivenleri onu takımın diğer oyuncularından ayırır. O yalnız kartal, esrarengiz adam, son kurtarıcıdır. Kalenin önünde, parmaklarının ucuyla bir saldırıyı yıldırım gibi defetmek için gösterişli bir dalış yaptığında, bu anı yakalamak isteyen fotoğrafçılar saygıyla diz çöker”.

 

4-Aziz Sancar

Mardin’in Savur ilçesinde 1946’da doğan Sancar 10 çocuklu bir ailenin çocuğuydu. Herkes çiftçilikle uğraştığı bir ortamda kendi bahçeleri, kavakları olan varlıklı denilemeyecek ama fakir de olmayan bir ortamdaydı. Orta 2’ye kadar okul harici ayakkabısının olmadığını, yazın ise yalınayak olduğunu anlatıyordu.

Bütün Türk, Fransız, Rus klasiklerini, her yıl edebiyatta Nobel kazanan yazarların kitaplarını okuduğunu söyleyen Sancar gençliğinde sinemaya, tiyatroya hiç gitme imkanı olmadığını belirtiyordu. Tıp Fakültesini kazandığında Mardin’de lisede birinciyken İstanbul’da Türkiye’nin en güzel liselerinden insanlar ile karşılaştığını, en başta burada yapabilecek miyim” diye korktuğunu ifade eden Sancar, bunu aşıp bütün gücüyle kendisini çalışmaya vermiş ve Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitirmişti.

Kalecilik Yılları

Eğitim hayatında oldukça başarılı olan Aziz Sancar’ın ayrıca futbola da ilgisi vardı. Hatta lise yıllarında, okul takımında kalecilik de yapmıştı ve hedefi milli takım forması altında kaleci olarak sahaya çıkmaktı. Ancak boyunun kaleci olmak için yeterli olmadığına karar vererek bu hayalinden vazgeçmişti. Aziz Sancar bir konuşmasında futbol hayatı için şunları söylemişti: “Gençliğimde futbol oynarken hep kaleci olurdum. Ben Mezopotamya’nın da kalecisiydim. Kendimi bildim bileli Galatasaraylıyım. Turgay Şeren resimleri vardı bende hep. Reflekslerim çok iyiydi, o yüzden kaleciliği seçtim Kaleci olmama rağmen gol yediğimde hep havadan yerdim. Bu yüzden milli takım seviyesinde bir kaleci olamayacağıma inanmıştım.”

Aziz Sancar kaleciliği seçse büyük ihtimalle yine çok başarılı olurdu, ama dünya onun gibi bir bilim adamını kazanamazdı.

 

5-Bob Marley

Bob Marley’den daha fantastik kaç kişi vardır ki. Kendisi bir kaleci değildi ama futbol sevdalısıydı.Bob Marley’in arkadaşı olan Celtic ‘in efsane futbolcusu John Kelly Deans otobiyografisinde “o büyük bir müzisyen olmasaydı, çok önemli bir futbolcu ya da antrenör olarak futbola hizmet etmesi sürpriz olmazdı” diyor Robert “Bob” Marley için. Marley, 60’lı yılların sonuna doğru kişinin kendisine zarar vermesini yasaklayan Rastafari inancını benimsediğinde sakatlık riski taşıdığı için futbola uzak duran bu inanca rağmen futbola olan tutkusu azalmamıştı. Hatta inancına futbolu da katmış, Rastafari inancının tanrısı Jah’ı Pele’ye benzetmişti. “Jah üzerine Pele gibi gelir ve seninle oynar. Pele’yi hiç çalım atarken izledin mi?” diyordu.

Brezilya Günleri

Jamaika’nın pek futbolla ilgisi olmadığı için Marley tam bir Brezilya fanatiğiydi. Bob Marley futbolu en ilkel haliyle yani sokakta oynanan haliyle seviyordu. Topa vur gitsin. Turnede, stüdyoda nerede olursa olsun hemen hergün ya futbol oynar ya da izlerdi. 1970 yılında başkent Rio de Janerio’ya gerçekleştirdiği bir Brezilya yolculuğunda, Bob Marley; plak şirketinden müzisyenler, Brezilyalı sokak çocukları ve 1970 Dünya Kupası kadrosunda da yer alan Brezilya Milli Takım oyuncusu Paulo Cesar’ın da olduğu bir maça katılmıştı.Marley için müzik mi futbol mu sorusunun net bir cevabı yoktu aslında. Bir röportajında şöyle demişti Bob Marley : “Müziği futboldan önce sevdim. Futbolu daha önce sevseydim önceliğim futbol olabilirdi, ama futbol bazen tehlikeli olabilir, çünkü zaman zaman çok şiddetleniyor. Ben barış ve sevgi gibi laflar ediyorum şarkılarımda, ondan sonra da futbol oynarken adamın biri sert bir çelme takarsa birden öfkelenir ne yaptığınızı bilmez bir hal alırsınız.”

Turnelerde Futbol Şartı

Bob Marley’nin uzun ve ünlü turnelerindeki en önemli şartlardan biri, herhangi bir futbol sahasına ulaşılabilir mesafede olmaktı. Çünkü Bob Marley, sık sık sahaya çıkıp, arkadaşlarıyla top oynuyordu. “Futbol tamamen kendine özgü. Bir bütün dünya. Bir evren. Futbolu seviyorum çünkü oynamak için yetenekli olmalısınız. Özgürlüktür! Futbol özgürlüktür!” diyor ekteki fotoda. Bu şekilde tanımlamasından anlaşılıyor ki, Bob Marley’nin futbolu da, dünyaya bakışı gibi renkli, keyif ve anlam yüklüydü. Modern futbola karşı renkli oyuna sahip çıkmıştı.Bob Marley, İngiltere’de 1977 yılında Battersea Park’ta futbol oynarken, ayak başparmağında bir yara oluşmuştu. Yara enfeksiyon kapınca doktorlar kangren olmuş parmağının kesilmesini istemiş ancak Bob Marley hem sahnedeki performansının düşeceğini hem de Rasta anlayışına (Rasta anlayışına göre insan toprağa bir bütün olarak girmeli) ters olacağını söyleyip ameliyatı kabul etmemişti. Böylece, futbolu çok seven Bob Marley, yine top oynarken açılan yarası nedeniyle hayatını kaybetmişti. Ölürken, oğlu Ziggy Marley’e son sözleri “Para hayatı satın alamaz” olmuştu.İyi ki doğmuşsun Bob Marley!

6-Niels Bohr

Danimarka’nın Kopenhag kentinde 7 Ekim 1885’te doğdu. Babası Kopenhag Üniversitesi’nde fizyoloji profesörü Christian Bohr, annesi ise bankacılık ve siyaset dünyasında ön plana çıkan olan varlıklı bir Yahudi aileden olan Ellen Adler Bohr’du.1922’de fizikte Nobel ödülü alan Niels Henrik David Bohr, atomun yapısı ve Kuantum kuramının atom yapısının belirlenmesinde ilk kez kendi adıyla anılan atom modelini oluşturdu. Kuantum fiziğinin gelişmesinde 50 yıla yakın bir süre öncü rol oynamıştı. Ayrıca atom çekirdeğinin “sıvı damlacığı modeli”ni geliştirmişti.

Bohr çalışma yaşamında sergilediği azmin yanı sıra neşe ve mizahıyla da ünlü birisiydi. Bir teori üzerine tartışırken, sözlerini şöyle bağlamıştı: “Bu teorinin çılgınca bir şey olduğunu biliyoruz. Ama ayrıldığımız nokta, teorinin, doğru olması için yeterince çılgınca olup olmadığıdır.”Yeni keşfedilmiş olan çekirdek bölünmesinin neden bazı çekirdeklerde olup diğerlerinde olmadığını açıklamak için, bir büyük çekirdek ile bir sıvı damlası arasındaki benzerliği kullanmıştı. Ne yazık ki Bohr, II. Dünya Savaşı sırasında, New Mexico’daki Los Alamos’ta (ABD) atom bombasının geliştirilmesine katkıda bulunmuş kişiler arasındaydı. Söylentiye göre, Danimarka halkının övünç duyduğu dört şey vardır: Gemi endüstrisi, süt ürünleri, masal yazarı Hans Christian Andersen ve fizik bilgini Niels Bohr.

Bohr Kardeşler ve Futbol

Bohr, bilgin kişiliği ve insancıl davranışlarıyla, büyük hayaller peşinde koşan gençlere örnek ve esin kaynağı olan bir öncüydü. Niels Bohr’un hayatının başka bir boyutu daha vardı: Kalecilik. Niels’in iki kardeşinden ablası Jenny öğretmen olmuştu. Erkek kardeşi Harald ise belki de matematik nobeli olmadığı için alamamıştır ama o da ünlü bir matematik profesörüydü ve periyodik fonksiyonları hayatımıza kazandırmış, bir süre de Stanford Üniversitesi’nde çalışmıştı. İki kardeşin akademik başarılarının dışında ortak tutkuları ise futboldu. Niels ve Harald, Kopenhag takımı olan Akademisk Boldklub oyuncusuydular. Niels Bohr takımın kalecisiyken hücum oyuncusu olan Harald Bohr daha da ileriye gitmiş, 1908 Olimpiyatları’nda Londra’da gümüş madalya kazanan Danimarka milli takımında oynamış ve orada da iki gol atma başarısı göstermişti. Hatta Harald doktora tezini savunurken salonda futbol taraftarlarının da olduğu söylenmektedir.

7-Orhan Kemal

Kadir Has Üniversitesi’nde doktora yapıyorum ve üniversitenin bulunduğu bina da bilenler vardır eski Cibali Tütün Fabrikası binası. Tarih kokan semtler beni şehirlere bağlayan yerlerdir ki Cibali de böyle semtlerden. Doktora için bir şeylerle uğraşırken bunlar aklıma geldi ve dolayısıyla Cibali’yi en çok kullanan yazar, hatta en sevdiğim yazarlardan olan Orhan Kemal…

Fener, Küçük Pazar, Unkapanı, Cibali onun öykü ve romanlarında adı sık sık geçen yerlerden bazıları. Orhan Kemal 1954 ve 1966 yılları arasında Cibali’de, bu daracık sokakları, ahşap evleriyle insanların “ekmek kavgası” verdiği işçi semtinde yaşamış. Cemile romanında mahalleyi şöyle tarif ediyor; “Çürümüş, tahta, paslı teneke ve kerpiç yığınlarından ibaret evleriyle işçi mahallesi sanki bir seldi, bir seldi de bu sel, uzak, çok uzaklardan yuvarlana yuvarlana, köpüre köpüre, korkunç anaforlar yapa yapa gelmiş, yıllardan beri mahallenin nabzı gibi atan fabrikanın ağı, beyaz taşlarla örülü, kalın, sağlam ve yüksek dört duvarına yandan yüklenmiş, ama duvarları aşamadan takılmış kalmıştı.”

Hayatında bahsedecek çok şey var bu büyük yazarın; ama ben yine ters köşe yapıp tahmin edeceğiniz gibi, konuyu futbola bağlayacağım

Adana’daki Futbol Yılları

Orhan Kemal’in memleketi olan Adana’nın bilindiği üzere iki köklü kulübü var: Adanaspor ve Adana Demir Spor. Bu iki takımdan Adanaspor’un profesyonel anlamda kuruluşu 1954 olsa da yerel liglerde mücadelesi 1930.larda başlıyor. Adanaspor ilk resmi maçında Torosspor ile 1-1 berabere kalıyor ve o dönemin basını tarafından genç futbolcularının ortaya koyduğu performans başarılı bulunuyor. O dönemki basın kaleci Mehmet, Kaşif, Hasan Hüseyin, Fehmi, Esat, Seyfi ve Mehmet’in iyi oynadıklarını, golcü forvet Raşit’in ise ‘çok başarılı’ olduğunu yazıyor. Daha ilk maçtaki futboluyla dikkat çeken Raşit ise yıllar sonra Türk edebiyatının en usta kalemlerinden biri olarak tarihe geçecek Orhan Kemal. Gerçek adı Mehmet Raşit Öğütçü olan Orhan Kemal, Adanaspor’da ‘Golcü Raşit’ adıyla büyük başarılara imza atıyor.Orhan Kemal’in romanlarında futbola yer verdiğini hatırlıyorum.

Romanlarında Futbol

Örneğin ‘Baba Evi’ ve ‘Avare Yıllar’ adlı romanları:”Mahalle takımımız dağıldıktan sonra Gazi’yle başka bir kulübe geçtik, tabii Hasan Hüseyin de… Ben iyi penaltı atıyordum, Gazi’nin kafaya çıkışları fevkaladeydi. Futbol ve onun meseleleri dışında kainat vız geliyordu.” ve “Yolda bizim genel kaptana rastladık. Niçin çalışmalara katılmadığımızı sertçe sordu. Söyledik. Ayıpladı. İnsan gider de dokumacılık mı yapardı?
-Lig maçları yaklaşıyor, antrenmanlara düzenli devam etmeniz lazım… Anladınız mı? Gazi’yle bakıştık.
-Niye bakıştınız? dedi. İyi, kötü bir şeyler uydururuz size kulüpten… Anlaşıldı mı? Antrenmanlara bütün gücünüzle …
Bisikletine binerek çekti gitti.
Gazi:
-Kulüpten iyi, kötü bir şeyler uydururuz, dedi!

Babası ile gittiği Beyrut’tan 1932 Haziranı’nda tekrar tek başına Adana’ya dönen Orhan Kemal o dönemden anılarında “İşte o yıllar… Yığınla futbol hastasından biri de bendim. Ağustos güneşinin kasıp kavurduğu sıcak altında oynanan futbol… Mahalle futbol kulübümüz… Lâf aramızda, iyi penaltı atardım. İyi bir santrafordum ha… Bir iki gol her maç sağlamdı. Sonra Giritli’nin kahvesi… Okula filan bir tekme yallah dediğimiz yıllar… Okulda roman, hikâye, umumiyetle edebiyattan nefret ederdim. Varsa futbol, yoksa futbol… Edebiyat sevgisi bende çok sonra, hayata atılıp Hanya’yı Konya!yı anladıktan sonra başladı.” diye bahsetmektedir.

İyi ki edebiyat sevgisi başlamış, ya başlamasaydı biz Orhan Kemal’siz ne yapardık? Bir romancıdan için fantastik en uygun kelime olur diye düşünüyorum.

8-Sean Connery

Hafta sonunda sinemaya gidilir ya da eskiden gidilirdi. Ben de bugün fantastik futbolculara sinemadan devam etmek istiyorum.En sevdiğiniz 007 James Bond hangi oyuncudur? Ya da en James Bond kimdir? 
Bana göre ilki olan Sean Connery, ama herkese göre bunun cevabı tabii ki değişecektir.
1930 yılında İskoçya’nın Edinburg şehrinde dünyaya gelen Sean Connery, uzun oyunculuk kariyeri boyunca Oscar da dahil olmak üzere birçok ödül kazanmış efsane bir isim. Oyunculuktan elde ettiği ödüller dışında “Yaşayan en büyük İskoç” ya da “İskoçya’nın yaşayan en büyük hazinesi” gibi ya da 69 yaşındayken “Yüzyılın en seksi adamı” gibi enteresan ödülleri de var 

Connery’nin baba tarafı İrlanda’dan İskoçya’ya göç etmişler ve Katolikler, anne tarafı ise İskoçya kökenli ve protestanlar. Dinsel kökenlerin günümüzde İskoçya’da kulüp taraftarlığını bile etkilediğini düşünürsek Connery’nin hayatını doğarken bile ilginç kılan bir detaydı. Fakir bir ailenin mensubu olan Sean Connery’nin babası bir fabrika işçisi ve aynı zamanda kamyon şoförlüğü yapıyordu. Connery babasının etkisiyle Katoliklerin takımı Celtic taraftarı olacaktı.Sean Connery’nin ilk işi sütçülüktü. Yıllar sonra Edinburg Film Festivali için şehre gelip bir taksiye bindiğinde bütün sokakları isim isim sayınca taksici çok şaşırmıştı. Taksiye çocukken o sokaklarda süt dağıttığını anlattığında taksicinin şaşkınlığı bir kat daha artmıştı.

Futbolculuk Yılları

Gençlik yıllarında kamyon şoförlüğü, Portobelo plajlarında cankurtaranlık, işçilik yaparken en sonunda bir arkadaşının önerisiyle Edinburg Sanat Akademisi’nde resim yapan gençlere modellik yapmıştı. Kısa bir ordu deneyimi olan ancak ailede birçok erkeği etkilemiş olan onikiparmak bağırsağı ülseri sebebiyle devam ettiremeyen Connery orduda tanıştığı jimnastik hocasıyla 18 yaşında vücut geliştirme çalışmaya başlamıştı.
Bütün bunlar olup biterken tahmin edebileceğiniz gibi geleceğin bu efsane oyuncusu futbol sahalarında da kendini göstermiştir. Gençlik yıllarında Bonnyring Rose takımında sağ açık olarak oynayan Connery’nin yerel bir gazetede İskoçya Gençler Kupası’nda Broxburn Athletic’e karşı 25 metreden müthiş bir gol attığını yazıyor. Sean, takımıyla bir turnuva için geldiği Manchester’da karşılaşmaları izlemekte olan 25 yıl boyunca Manchester United’ın başında yer almış, kendisi de İskoç olan efsane bir teknik direktörün ya da Britanyalıların tabiriyle menajerin ilgisini çekmişti. Bu kişi Matt Busby’den başkası değildi. Busby genç oyuncunun performansından etkilenerek ona Manchester United’ın rezerv takımında haftalık 25 pounda antrenmanlara çıkmasını teklif etmişti.O sırada 23 yaşında olan Connery ise oyunculuk aşkından dolayı Busby’nin teklifini reddetmişti.
Bize de beyazperdenin 007.si Old Trafford Stadyumunda 7 numaralı formasıyla neler yapardı acaba diye merak etmek kaldı. Connery ilerleyen yıllarda her zaman fuybolun kendisi için bir tutku olarak kaldığını söyleyecekti.

9-Julio Iglesias

Julio Iglesias, 1943 tarihinde İspanya, Madrid‘de doğmuştur. Dr. Julio İglesias Puga ve Maria del Rosario’nun iki oğlundan büyüğüdür. Iglesias üniversite çağına geldiğinde Madrid Complutense Üniversitesinde Hukuk Fakültesi’ne devam eder. Ancak hayatının başka bir boyutu vardır ve Real Madrid genç takımında kaleci olarak oynamaktadır.Ancak 20 yaşında iken talihsiz bir trafik kazası geçirir. Gözlerini açtığında hemen etrafını süzmeye başlamıştır. Puslu gözleri ile hayal meyal seçebildiği anne ve babasına baktığında ikisinin de yüzünde buruk bir sevinç görmüştür. Oğulları uyandığı için sevinmişlerdi besbelli. Ama önce o sevincin neden buruk olduğunu bilememiştir. Elinin üzerine takılmış karmakarışık kabloların nereye kadar uzandığını takip etmeye çalıştığında hastanede olduğunu anlamıştır ve felç geçirdiğini öğrenecektir. Real Madrid genç takımının kalesini koruyan Genç Julio hayatının golünü yemiştir. Birkaç gün önce Puskas’lı A takımın kalesini koruyacağı günün hayalini kurarken herşey alt üst olmuştur bir anda…

Hayata Dönüş

Bir daha hiç futbol oynayamayacak olan oğlunun hayata tekrar tutunması için her yolu deneyen tıp hekimi baba Puga ikinci bir hayatın var olduğundan hiç ümidini kesmemektedir. Beklenen o ikinci hayat, hastanede hediye edilen gitarla karşısına çıkar. Julio yatakta geçen günlerinde şiir yazmaya başlamıştır ve ortaya ilk beste çıkmıştır : “La Vida Sigue Igual” yani “Hayat devam ediyor”. Julio müzikle hayata tutunmuş ve tam 2 yılın sonunda ayağa kalkmıştır. Yarım kalan hukuk eğitiminden sonra müziğe devam edecektir. Bestelerinin okunması için bir plak firmasına giden Julio’yu dinleyen patron: “Bu parçaları neden kendin söylemiyorsun” der.Elinde gitarı kendi şarkılarını söylemeye başlayarak 1968 yılında katıldığı ilk festival Benidorm’da “La Vida Sigue Igual” ile birincilik ödülünü kazanmıştır. Sonrasında ise birincilikler, ödüller rekorlar birbirini kovalayıp durmuştur: En çok dilde en çok albüm satan sanatçı unvanı ile Guinness Rekorlar Kitabı’na giriş, Grammy ödülleri vs.20 yaşında yediği dramatik golü babasının yardımıyla kaleden çıkarıp ayağa kalkan genç kaleci hayata devam etmişti.

Julio Iglesias, daha sonraki hayatında kaleci olmadı, hukukçu olmadı ama ödüllerinin sayısını muhtemelen kendisinin bile bilmediği kadife sesli bir şarkıcı oldu.

10-Keşanlı Ali Destanı – Edebiyatçılar Birliği

Futbolcu, yazar ya da taraftar olarak futbolla ilgilenen çok kişi var. İşte bu kişilerden bir grubun bir karşılaşmasından bahsedeceğim bugün. Fantastik bir futbol karşılaşması.

1964 yılında Altunizade’de tarihe geçen bir futbol karşılaşması gerçekleşmiş ve o gün Keşanlı Ali Destanı takımı ile Edebiyatçılar Birliği takımı karşı karşıya gelmiştir. Karşılaşma öncesinde bir şekilde bulunan formaları giyen oyuncuların birçoğu tiryaki olduğu için sigaralarını tüttürmektedir. Onlar birer sigara daha tüttürmeye çalışırken hakem Halit Kıvanç onları uyarır.Keşanlı Ali takımının kalesini Hüseyin Salıcı korumaktadır. Takımın diğer oyuncuları arasında Engin Cezzar, Çetin İpekkaya, Aydemir Akbaş, Erol Günaydın, Ferdi Artuner ve ikinci yarıda oyuna girecek olan Bedri Koraman vardır. Takım kaptanı ise Haldun Taner’dir. Edebiyatçılarda ise kalede Adnan Özyalçıner oynarken Ülkü Tamer, Mehmet Seyda, Şükran Kurdakul, Egemen Berköz, Nurer Uğurlu, Feridun Metin’in yanı sıra kaptan Orhan Kemal de sahadadır. Teknik Direktörleri ise Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır.

Sahadakilere bakar mısınız? Fantastik Futbolcular Geçidi

Karşılaşmanın İlk Yarısı

Başlama vuruşunu Gülriz Sururi yapacaktır; ancak o, sahaya girdiğinde fotoğraflar, tezahürat falan derken karşılaşma zor başlamıştır.İlk dakikalarda top Keşanlı Ali Engin Cezzar’ın ayağındayken olanları kaleci Adnan Özyalçıner anlatıyor: “…güneş tam karşıdan geldiğinden gözlerim kamaşıyordu. Ama Engin Cezzar’ın apak kafası bu kamaşmayı büsbütün artırıyor gibiydi. Güneş, bu yuvarlak, neredeyse saydam kafada ikinci kez yansıyor olmalıydı. Kendi kendime bunu düşünerek kale çizgisinden ayrılıp bir iki adım öne çıktım. Amacım, topu ve topla geleni daha kolay izlemekti. Deneyimli bir kaleciydim. Durumu kavradıktan sonra geri geri kale çizgisine dönecektim. Ama Keşanlı Ali, beni yanılttı. Duran topa frikik atar gibi bir tane vurdu; top üstümden aşıp, süzüle süzüle kaleye girdi…” 1-0.

Peki karşılaşmanın devamında neler olur?

Edebiyatçılar bastırır ama Keşanlıların kalecisi Hüseyin Salıcı’yı geçemezler. Bir pozisyonda Keşanlılar topu kaparak hızla karşı kaleye giderler. Kalesini terk eden Adnan Özyalçıner gerçekleşen çarpışmada dizini parçalar. Çarpışmadan önce top yuvarlanarak ağlara gider. Edebiyatçılar 2-0 mağlup durumdayken sahada birbirine bağırıp çağırmaya başlarlar, ancak kaptan Orhan Kemal onları sakinleştirir ve santra ile saldırıya geçerler. Ülkü Tamer’in üst üste attığı gollerle 2-2’yi yakalarlar. Kaptan takımı toparlamıştır, devrenin sonlarına doğru Ülkü Tamer bir gol daha bulur ve Edebiyatçılar Birliği ilk yarıyı 3-2 önde kapatır. Büyük yazar Orhan Kemal’in daha önce Adanaspor’da oynadığını bilmeyenler o gün ustanın attığı çalımları görünce büyük bir futbolcu olduğunu anlarlar.

Karşılaşmanın İkinci Yarısı

Devre arasında hemen sigaralar yakılır; ufak tefek sıyrık, çizik temizlenir. İkinci devrenin başlamasıyla birlikte Keşanlılar bir penaltı kazanır. Penaltıyı atmak üzere topun başına, maça seyirci olarak gelen ancak devre arasında Keşanlı takımna transfer olan karikatürist Bedri Koraman geçer. Yine söz kaleci Adnan Özyalçıner’de: “…penaltıyı atmak için, Bedri Koraman dikildi karşıma. Ötekiler, onsekizin dışında sıralanmışlardı. Gözüm bir an için Bedri’nin çenesindeki sakala takıldı. ‘keçi sakal’ diye düşündüm. O da bana dik dik bakıyordu. ‘Yerim seni’ der gibiydi… O, aradaki uzaklığı gözleriyle ölçüp biçerken hangi köşeye atış yapacağını hesaplıyordu ben de onun gözlerinin içine bakarak topu atacağı köşeyi doğru olarak saptamaya çalışıyordum. Düdük çaldı. Bedri topa dokundu. Ben fırladım. Topu birinci hamlede sol köşeden çeldim, ikinci hamlede üstüne kapanarak tuttum. Penaltıyı kurtarmıştım. Yerden sevinçle zıplayarak kalktım. Hakeme baktım. Suratı bir karış. ‘Olmadı’ dedi, ‘kıpırdadın’… (Hey Allahım, neyse) atış yeniden yapıldı. Bu kez, top, sol köşeden avutu boyladı. Hakeme baktım . (Bu kez) gülümsüyordu. Ama kararı değişmemişti: ‘Gene kıpırdadın. Hem Allahın hakkı üçtür biliyorsun’… Çok kızmıştım. Bütün hakemleri boğabilirdim. Üçüncü atışta, Bedri topu sağ köşeden ağlara gönderdi. Hakem zafer kazanmış bir komutan edasıyla santraya yürüdü.” 3-3

Edebiyatçılar daha sonra rakip ceza sahası civarında bir frikik kazanır. Topun başına bu kez Feridun Metin geçer ve öyle güzel bir vuruş yapar ki top süzülerek ‘doksana’ takılır. Edebiyatçılar 4-3 öne geçmiştir. Keşanlı Ali oyununun Sipsi’si Aydemir Akbaş oldukça sert bir oyun koymaya başlamıştır. Erol Günaydın ise ileride sürekli gol kovalamaktadır. Ama Adnan Özyalçıner kalesinde bir kedi gibidir. Maçın bitimine yakın bir penaltı daha çalar Halit Kıvanç. Bu kez penaltıyı Edebiyatçıların lehine çalmıştır. Topun başına ‘top cambazı’ Orhan Kemal geçer.

O Penaltı

Bu muhteşem penaltıyı da Ülkü Tamer, “Yaşamak Hatırlamaktır (1998)” adlı kitabında anlatıyor:
“Çok penaltı gördüm bu güne kadar. Lefter’in, Metin’in, İstanbulsporlu İbrahim’in penaltılarını nasıl unutabilirim! Ama o gün Orhan Kemal’in attığı penaltı kadar güzelini görmedim desem, kimseye haksızlık etmiş olmam! Orhan Ağabey, kaleciyi sağa yatırıp sol köşeye gönderdi topu. Şimdi kaleciler penaltı atışlarında kendilerini bir yana atıp işi biraz da şansa bırakıyor ya, öyle değil! Usta yazar, futbolculukta da ustalığını konuşturdu, kaleciyi resmen aldattı. Hepimiz topun sağ köşeye gideceğini sandık. Maç bitti. 5-3’lük yenginin coşkusuyla kaptanımız Orhan Kemal omuzlarımızda, sahada bir tur attık… Sonra da soluk soluğa, yerlere yığıldık!”

Edebiyatçılar Birliği 5 – Keşanlı Ali Destanı 3Maçın sonunda Halit Kıvanç, Orhan Kemal ve Haldun Taner’i kutlar. Ama sonra der ki: “Size ciddi bir şey söyleyeyim mi? Ben maçı berabere bitirmek istedim. Edebiyatçılarla tiyatrocuların dostluk maçı diye düşündüm kendi kendime. Sanatçıların beraberliği falan diyerek. Ama gördünüz, bir hakem ne yaparsa yapsın kazananı engelleyemiyor.”Ses dergisi Ülkü Tamer’i bu maçın yıldızı seçer.

11-Nazım Hikmet ile Orhan Kemal

Nazım Hikmet Yenigün Gazetesi’nde Orhan Selim ismiyle futbol üzerine de köşe yazıları kaleme almıştır ve 1931 yılında Yenigün Gazetesi’nde Fenerbahçe-Galatasaray üzerine yazmış olduğu yazısında :
– Fenerli misin, kardeşim?
– Eyvallah Fener’deniz!..
– Galatasaraylı mısın, monşer?
– Natürelman!..
– Ben, iki gözüm ne “Eyvallah” Fener’denim, ne de “Natürelman” Galatasaray’dan… Ne yalan söyleyeyim, kardeşim, Taksim Stadyumu’nun eşiğini geçmemişim hani!… Kumar oynamam, at yarışına meraklı değilim, horoz dövüşünden anlamam!.. İster sinema olsun, ister atletizm, yıldızların tercüme-i halini ezbere bilmem, anacığım… diye devam ediyor.

***

Fenerbahçe-Galatasaray Karşılaşması

Bir başka yazısında ise şunları yazmış:
Geçen gün bir dostum dayattı, ille de gidip Fener-Galatasaray maçını seyredelim, dedi. Ben de kıramadım dostumu gittim maçı seyrettim. Futbol maçı denilen şey dört bir yanında binlerce insanın toplandığı bir meydanda yapılıyor. Meydana, teker teker saydım, yirmi iki delikanlı çıkarılıyor. On birinin üstünde sarı kırmızı yollu yollu gömlekler, öteki on birindeyse lacivert sarı fanilalar. Ama yirmi ikisi de kısa pantolonlu ve kocaman ayakkabılı.

Meydanın iki başında iki kale var. Mesele, topu bu kale denilen direklerin arasından geçirmekmiş. Her ne hal ise, okuyucularımın çoğu bu hususta benden çok bilgili oldukları için fazla tafsilat vermeyelim.

Birdenbire bir düdük öttü ve oyun başladı.
Yirmi iki delikanlı kan ter içinde ha babam ha koşuyorlar.
Toptan ziyade basıyorlar tekmeyi, atıyorlar çelmeyi, vuruyorlar kakmayı birbirine. Bir taraf “Topu ille de ben sokacağım sizin kaleye, diyor; öte taraf, Hayır bu marifeti ben göstereceğim! “iddiasında…

Ne yalan söyleyeyim bu karmaşada ben de heyecanlanmadım değil. Fakat benim heyecanlanmam, etraftaki binlerce seyircinin coşkunluğu yanında devede kulak kabilinden.
Oyunu seyredenler ikiye bölünmüşler. Her biri kendi partisinin çocuklarını teşvik eder, düşman tarafa küfür basar bir durumda…

Herkes istediğini söylüyor. Herkes bildiği gibi bağırıp çağırıyor. Ortalıkta bir söz, bir düşünce hürriyeti alabildiğine…
Bu işin birçok tarafları hoşuma gitmedi desem yalan söylemiş olurum. Muayyen bir manada demokrasiyi anlamak isteyenler Taksim Stadyumuna gitsinler. Ben kendi payıma güzel ve berrak ve heyecanlı bir iki saat, geçirdim orada.”

***

Cezaevi Yılları

1940.ların başlarında Bursa Cezaevi’ne Nazım Hikmet’le tanışan Orhan Kemal onu yemeğe davet ediyor. Yemekteki sucuklu yumurtayı gören Nazım Hikmet, Orhan Kemal ve onun yemekte olan iki arkadaşına soruyor:
-”Siz bu yumurtaları ve sucuğu nereden alıyorsunuz?..”
-”Hapishanenin bakkalından…”
-”Kaç para veriyorsunuz ben de masrafa katılacağım… Bundan sonra size ortak olacağım… Borcumu aybaşında ödeyeceğim…”

Nazım yine soruyor;
-”Siz nerede kalıyorsunuz?..”
-”Aynı koğuşta…”
-”Bana ayrı yer ayırmışlar… Yalnızlığı hiç sevmem… İdareden izin alıp ben de sizin koğuşunuza geçeceğim…”
Türk şiirinin efsane ismi Nazım Hikmet’le, Türk öykü ve romanının usta ismi Orhan Kemal arasındaki dostluk böyle başlıyor…

***

Hapishanede Futbol

Ve tabii yine futbol…
Daha önceki hikayelerde Orhan Kemal’in ne kadar usta bir futbolcu olduğunu belirtmiştim.

Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’in hırslı bir futbolcu olduğunu söylüyor. Nâzım Hikmet’in futbol maharetini gösterdiği sahalar sadece hapishane avlularıdır. Orhan Kemal hapishane avlularının müsait olduğun ama futbol oynamak için öncelikle başgardiyandan izin alınması gerektiğini belirtiyor. Karşılaşmaların sıkı bir kontrol altında oynanmasının sebebi hapishane bahçesinin duvarını aşan topun tekrar içeriye atılmasıyla uyuşturucu kaçakçılığı yapılacağından endişe edilmesiymiş.

Orhan Kemal diyor ki: “Uzun boylu, sarı saçları kıvır kıvır, kırk yaşlarında, mavi gözlü bir de şair karıştı aramıza. Hem de takımın en zor yerinde oynuyordu: Orta haf! Ona pek şans tanımazdık ve şiirdeki kadar usta yahut nefesli olmadığı için, onu ve ona dayanan savunmayı kolaylıkla geçer, onu çıldırtırdık. diye ekliyor.

Nâzım, yenilen gollerden sonra sağa-sola bağırıp çağırırmış. “İfrit olurdu” diyor Orhan Kemal: “Kıpkırmızı yüzü, masmavi gözleri ve yüzünün kırmızılığında kaybolan kaşları.. Hele çalım yapar, yutturursak öyle içerlerdi ki, sahada faul kralı kesilir, elle, kolla, tekmeyle girişirdi. Bir gün esaslı bir tekmesini yemiştim, hani laf aramızda nefis bir tekmeydi.”

Orhan Kemal’le Nazım’ın Çalışmaları

Hapisteki beraber geçirdikleri ilk günlerinde Nazım Hikmet’e birkaç şiirini gösteren Orhan Kemal ondan azarı işittikten sonra günün birinde onun, bir romana başlangıç olarak yazdığı bir yazıyı arkadaşları Nazım’a gösteriyor… Nazım, Orhan’a döndü;
-”Siz mi yazdınız bunu?..”
-”Evet…”
-”Birader neden söylemediniz bunları… Siz düzyazı yazın, düzyazı… Bir küçük hikaye deneyin, göreceksiniz ki başaracaksınız…”

Nazım Hikmet, Orhan Kemal’in okuldan tasdikname aldığını öğrenince önce ona Fransızca çalıştırıyor, sonra da diğer konular… Orhan Kemal cezaevinde tam üçbuçuk yıl boyunca Nazım Hikmet’in öğrencisi ve en yakın dostu oluyor, hatta hapisten çıktıktan sonra doğan oğluna Nazım ismini veriyor.

***

Son söz

Orhan Kemal’den yediği fiyakalı çalımlarla “ifrit” olan Nâzım’ın “Şairim” adlı şiiri:

Futbolda eski kurdum.
Fenerbahçenin forvetleri
mahallede kaydırak oynayan birer piç kurusuyken
ben
en ağır hafbekleri yere vururdum.
Fulbolda eski kurdum.
Santırdan alınca pası
çakarım
Hooooooooooooooooooooooooop!
5 numro top
açık ağzından girer golkipin karnına.
Bana mahsustur bu vuruş
futbol potinlerim
kurşunkalemimden öğrendi bu zanaatı!
O kurşunkalemim ki
9 deliğinizden vücudunuza her tıktığı mısra
işkembenizde taş.
Şairiz be,
şairiz dedik ya be arkadaş….

 

12-Rod Stewart

Rodereck David Stewart ya da bilinen adıyla Rod Stewart…

Rod, 1945 yılında Kuzey Londra’da Robert Stewart ve Elsie Gilbart’ın beşinci ve son çocuğu olarak dünyaya gelmişti. İskoç olan babası yıllarca Edinburgh’da inşaat ustası olarak çalışmıştı ve annesi ise Kuzey Londralı bir İngilizdi. İki kızları ve iki oğulları İskoçya’da doğduktahn sonra Rod’dan önce İngiltere’ye taşınmışlardı. Bir büyük kardeşiyle arasında sekiz yaş olan ve tam bir tekne kazıntısı olan Rod’un ailesi orta halli bir aileydi. Babası 65 yaşında inşaat ustalığından emekli olup bir gazete bayii işletmeye başladığında Rod onlu yaşlarındaydı ve okulda çok başarılı bir öğrenci olduğu söylenemezdi.

Ailenin erkekleri futbola odaklanmış bir aileydi ve baba Stewart amatör bir takımda oynamış ve birkaç tane de amatör takım çalıştırmıştı. Rod Stewart’ın ilk anıları abilerinin odasındaki duvarda asılı olan George Young ve Gordon Smith gibi İskoç futbolcuların posterleriydi. Hepsi futbol oynuyordu; içlerinde en yeteneklisi olan Rod, okul takımında orta sahada oynuyordu ve takım kaptanıydı. Kuzey Londra’da doğup büyümüş birisi olarak sıkı bir Arsenal taraftarıydı. Rod aynı zamanda müziğe de çok meraklıydı ve 1959 yılında babası ona bir gitar almıştı; artık bir rock and roll sevdalısıydı.

Futbol ve Stewart

Rod Stewart 1960 yılında ve 15 yaşındayken okulu bırakmış ve serigrafi işinde çalışmaya başlamıştı. Amatör olarak futbol oynamaya devam ediyordu ve babasının da etkisiyle profesyonel futbolcu olmayı istiyordu. O yaz üçüncü ligdeki Brentford F.C.’nin üç gün boyunca seçmelerine katılmış, ancak seçmeler tamamlanmadan oradan ayrılmıştı. Rod Stewart yıllar sonra bu durumu şöyle açıklıyordu: “Dedem, babam, abilerim hepsi futbol oynamıştı ve ben futbolun içine doğdum, ama aslında ben bir müzisyen olmak istiyordum. Babam istediği için profesyonel futbolcu olmaya çalıştığımı fark ettim. Oysa bir müzisyenin hayatı daha kolaydı, istediğim gibi yaşayıp, içip müzik yapabilirdim. Futbol oynarken ise bunu yapamazdım. Yapabileceğim yalnızca iki şey vardı: Futbol ve müzik. Ben müziği seçtim.”

Rod Stewart’ın futbol hep hayatında, hatta albümlerinde. Şu an 73 yaşında olan Stewart California’da gönüllü bir organizasyon olan Fram isimli bir kulüpte hala futbol oynuyor, hatta evinin bahçesinde bir futbol sahası var. Birçok gönüllü organizasyon dahilinde de sahaya çıkan Stewart “Bütün büyük stadyumlarda çok sıkı antrenman yapma ihtiyacı duymadan ya da yaşam tarzımı değiştirmek zorunda kalmadan yıllardan beri bütün büyük oyuncularla oynadım; hatta altı kez Wembley Stadyumu’na çıktım. Bunu hayal bile edemezdim” diyor.

İngiltere’de Vagabonds isminde bir amatör futbol kulübü sahibi olan Stewart çocukken doğduğu yer sebebiyle Arsenal taraftarıyken babasın da etkisiyle şu an Celtic taraftarı. İskoç Premier Ligi karşılaşmalarını izlemek için cumartesi ve pazar günleri erkenden kalkıyor ve bundan büyük keyif alıyor.